Ankaralı feministlerin bir araya geldiği Perşembe Grubu; iç yayını olarak 1988’de bir dergi çıkarmaya başladı. Dergi, toplamda 13 sayı çıktı; ismi için kapaktaki bir alan açık tutuldu; her sayıda burada yeni öneriler birikmeye devam etti: Bihter, Azize Haydar, Jüpiter, Kibele, cadı kazanı, yeter, AYNA, cımbız. Bihter ismi ile çıkan ilk sayı tek isimle çıkan yegâne sayı oldu. (Bu nedenle, birinci sayıyı dışında tutarak, büyük harfle Dergi‘yi bütün bu isimleri kuşatan, Perşembe Grubu’nun iç yayınını ifadesi olarak kullanacağım.)

Dergi, bugün fanzin olarak değerlendirilebilecek bir forma sahipti. Yazılar kimi zaman elle, kimi zaman daktilo ile yazılmış, el çizimleri ve fotoğraf parçalarıyla süslenmiş; her sayıda şiir ya da öykü türü bir edebi yazıya da yer verilmişti. Birinci sayısı ve bazı başka sayıları çift baskı yaptı, fiyatı ise sayıdan sayıya karar verilecek şekilde tasarlanmıştı.

15 Eylül 1988’de, Bihter; BURADA DERGİMİZİN ADI OLACAK. HEPİMİZ ÖNERDİĞİMİZ, İSTEDİĞİMİZ ADI KENDİ KALEMİMİZLE YAZALIM MI? sorusu ve “Bazı perşembeler çıkması beklenir, şimdilik gruba ‘mahsus’ dergidir. Fiatı her sayıya göre değişir” kapağıyla feministlerle buluştu.

Bihter’in ilk yazısı, grubun mekânı olan lokalin, TENACO şirketine devredilerek kendilerinden habersiz şekilde kapatılması hakkındaydı ve yazıda lokalin iç çizimine de yer veriliyordu:

Üzerine astığımız resim – yazı – ıvır zıvırla dilek ağacına dönen panomuz, Kumru’nun eflatuna boyadığı duvarlar, Nurten’in örtüleri, Zeynep’in sandıkları, Lale’nin çiçeği, Şeyda’nın çakaralmaz elektrik ocağı, her şeyle aramızda bir kapı duruyordu. Şaşkınlık, öfke, üzüntü karışımı bir duyguyla kalakaldık orada (Bihter, Aksu, S.1).

Lokalin kapanmasının şoku, bilinç yükseltme yönteminin bir pratiği olarak, hep birlikte bir eve gidilip birlikte konuşularak atlatıldı. Yazı da; “Kendimize yeni bir yer bulacağız, çünkü ortak bir mekânımız olsun istiyoruz. Bunun ne kadar güzel bir pratik olduğunu öğrendik. Bildiğiniz şöyle küçük, sobalı ulaşımı kolay ve ucuz bir yer var mı?” diye seslenerek bitiyordu (Bihter, Aksu, S. 1).

Grubun gündeminde bir kongre tertibi vardı. “Her kadının gelebileceği bir kongre”den “kendine feminist diyen kadınlar ve gruplarla bir kongre” düzenleme fikrine kadar pek çok öneri ortaya atılmıştı. İkinci yazı, grubun kongre tartışmalarındaki savrulma hâlini ve bazı fikirlerin baskın hâle gelme tehlikesini dile getiriyordu (Bihter, Aynur ve Mesiha; S. 2). Akabinde gelen yazıdan “feminist kongresi düzenleme” fikrini Nükhet’in ortaya attığını öğreniyoruz. Yaz rehaveti, lokalin kapanmasıyla farklı yerlerde toplanmanın getirdiği dağınıklık grubun toplantılarının tadını hafiften kaçırmış, kongre tartışmaları da bu faktörlere eklenmişti:

“Kongre” fikri hepimizi çok heyecanlandırdı. Nasıl olur, ne zaman, yapılabilirlik koşulları, vs. tartışılmaya başlandığında, bizim, orada nasıl var olacağımız gündeme geldi. Bir “ortak sözümüz” var mı, olması gerekir mi, politik çizgilerini netleştirmiş feminist grupların neresinde yer alacağız gibi sorular önem kazandı birden (Bihter, Aksu, Aynur, Mesiha, S. 3).

Bihter’in dördüncü yazısında; heteroseksüel, erkek toplumun dayattığı bedenlere, biçtiği rollere, diktiği “elbiselere” sığamayan kadınların; ancak, bir kalıba sığmaya çalışmadan aynı yolun yolcusu olurlarsa dayatılan sisteme karşı birlikte “kafa kaldırma”larının mümkün olacağı dile getiriliyordu:

ÇANTALARIMIZDAKİ GELECEK ELBİSELERİMİZE YA DA DİKİŞ KUTULARINA GELİNCE, ORTALIK ŞENLENDİKÇE, İKLİM COĞRAFYA VE RENKLER DEĞİŞTİKÇE BİR SÜRÜ KEZ ÇANTALARIMIZI AÇIP YENİDEN BİÇİP DİKERİZ EN AZINDAN, HEM DE PATRONSUZ (Bihter, Beyza, S. 4, 5).

Kapanış yazısı ise Ankaralı Bir Grup Müslüman Kadın imzasıyla daktilo edilmişti.** Bu yazıda sosyalist, seküler feministlerin “kadınların kurtuluşu”nu tek tipleştirme riskine girdiği ve müslüman kadınların görmezden gelindiği türünden eleştiriler yer alıyordu. Müslüman kadınlar; “nihayetinde müslümanlık ve feminizm arasında bir çelişki varsa -ki bize göre yok- bu tamamen bizim sorunumuzdur” diyordu (Bihter, Aysel Kurter, Elif H. Toros, Gülay Ermez, Güler Kiracı, Yıldız Kavuncu, Mualla Gülnaz, Nermin Öztürk, Aynur Can, Zeynep Türkan, Nesrin Tunç, S. 4 – 8).

Grubun pornografi tartışmaları sonrasında; kapaklarında kadın bedenini “kullanan” Nokta dergisini mektupla protesto kampanyası fikri ortaya çıkmıştı, derginin ikinci sayısında bu kampanyayı ele alan (Mesiha) bir yazı yer bulmuştu. Ayrıca en son sayfadaki “ince pembe bir kumaştan” olan Panomuz bölümüne katkı beklendiği duyuruluyordu.

Derginin üçüncü sayısında grubun bir araya gelişini sağlayan Mülkiyeliler Birliği’ndeki feminizm hakkındaki konuşmanın aktarımı vardı:

Salon kıpırdayamayacak kadar doluydu. . . Çoğunluğu gençler oluşturuyordu. Kumru konuşmaya başladı. O da epey heyecanlıydı. Feminizmle ilgili görüşlerini söyledi. Feminizm hakkındaki değişik görüşleri aktardı. Soru bölümünde erkekler görüşleriyle egemenliklerini, eksik olmasınlar, sürdürdüler (Nurten, S. 1, 2).

Yine bu sayıda, feminist politikanın temel taşlarından biri olan  özel olan politiktir şiarını gündeme alan bir yazı basılmıştı:

Erkekler bir incir çekirdeğini doldurmayacak olan konuları, nasıl da hiç çekinmeden prensip meselesi yapıp gündeme getiriyorlar? İşin ilginç yanı da muhatabı olan diğer erkeklerin bunu kişisel değil de politik, veya teorik bir mesele olarak kabul etmeleri. . . bu adam bugün sinirli . . . diye olayı kapatmıyorlar. . . ama karşılarında bir kadın olduğu zaman kadınlara karşı tam da bu mantığı kullanıyorlar. Kadınlar ki kişisel olanın politik olduğuna bu kadar inanıyorlar, neden aynı mantığı kadınlara karşı kullanmaya devam ediyorlar? (Nükhet, S. 7, 8)

Grup; iş çıkış saatine konan Perşembe toplantılarına katılamayacak bir arkadaşları için; kalabalık bir hâlde, arkadaşlarının ailesiyle tanışmaya ve izin almaya gitti ve Dergi’deki iki yazı da bu deneyimi ele alıyordu. “Kaset dinlenip el çırpılan”, “Naciye’nin annesi ve kız kardeşlerinin semah döndüğü”, “kek, poğaça yenilen” ve evdeki babayı ikna etmek için türlü türlü “hoşa gidecek” izahatların ileri sürüldüğü bir ziyaretin sonucunda, Naciye toplantılara katılabilecekti:

Günümüz iyi geçmişti. Sohbetler güzeldi, ama hepimiz alttan alta “er” kişiden icazet almanın burukluğunun yaşıyorduk (Mesiha, S. 7).

Dördüncü sayıda; grubun gündeminde cinsel zorbalık biçimi olarak ele alınan tecavüz vardı, iki uzun yazıda bu konu tartışıldı. Susan Brownmiller’ın Cinsel Zorbalık kitabını temel alan tartışmalarda, Kırmızı Başlıklı Kız gibi masallarla küçük yaştan itibaren verilen himayeci mesajlar, irade kırıcı anlatılar, erkek saldırganlığının suçunu kadına yükleyen beylik laflar, ispat yükümlülüğünün erkek menfaatine nasıl başka saldırı durumlarına göre baş aşağı çevrildiği vb. konular ele alındı (Neslihan, S. 1-4). Başka bir yazıda Erendiz Atasü’nün kitabı Dullara Yas Yakışır tanıtıldı (Yeşim, S. 6). Birkaç şiir, öykü ve yeni yıl kutlama mesajları ile sayı bitiyordu.

Milli Savunma Bakanlığı’nın; personel alım ilanında, kadın adaylardan “bekaret testi” talep etmesi üzerine; İstanbul’daki feministler ve kadın gruplarının protesto olarak Cumhuriyet’e ilan vermesi ve kadınları telgraf çekmeye çağırmasına istinaden; grup, bir isim uydurarak kampanyaya (birbirinden habersiz iki kişi ile iletişim sürdüğünden yanlışlıkla Ankaralı Feminist Kadınlar ve Ankaralı Feminist Kadın Grubu adı altında iki farklı imzayla) dahil oldu. Beşinci sayıda; telgraf çekme gününü ve bu imza karışıklığını değerlendiren bir yazı yayınlandı:

“Eyleme her zaman fotoğraf makinesi ile git, bu kendine ve başkalarına önemli mesajlar veriyor” diye not düşülen yazıda; “her zaman politik bir eylemin oradaki insanları aşan bir ehemmiyeti var, bunu hiç unutma”, “politik olmanın kendine has garip bir zevki var, içinde güçlü olmayı (en güçsüz anda bile) içeren. Eğer gerçekten farklı bir eylem türü üretmek istiyorsak, bu gibi duyguları daha çok açımlamak gerekiyor bence. Bu duygular hem öğretici, hem dönüştürücü olabilmek için gerekli olan düşüncenin ebeveyni.” deniyordu (Nükhet, S. 1-3).

Sonraki yazı, kürtajın mukayeseli deneyimini ele alan bir yazıydı. Yazı; kadına kendi bedeni hakkında tasarruf hakkı tanıyan sosyal devlet Norveç ile Türkiye’yi; başvuru sırasından anestezi anına kadar, tüm süreçler üzerinden karşılaştırıyordu. Norveç’te ilk anda verilen aydınlatıcı bilgiler, kadın doğumu gerçekleştirmek isterse faydalanabileceği bakım hizmetleri ve kolaylıklar, istemezse yapılacak tahliller ve operasyon işlemleri, Türkiye’de ise vazgeçirme, ikna seansları, anestezisiz yalnızca sakinleştirici verilerek yapılan operasyonlar… Kürtaj sonrası güler yüzle bisküvi, portakal suyu ikramı, sonra yine bilgilendirici kağıtlar dağıtılıp isteyenlere taksi çağrılması, taksi parasını da Oslo Belediyesinin karşılaması, Türkiye’de ise kötü muamele eden, terslenen hemşireler, bahşiş bekleyen hademeler topluluğu ve baş ağrısı yapan anestezi ilaçları:

Türkiye’de kürtaj, ister legal ister, illegal koşullarda olsun kadını terörize ederek yaşanan bir süreç. . . Devlet hastanelerinin iş bitirici, yargılayıcı, insansız tavırları bir yana, özel klinik hekimlerinin iç bayıltıcı “bu bebeği almayalım” söylevlerinin muhatabı olmak zorunda değil kadınlar (Kumru, S. 4-5).

Düzenlenecek kongreye dair, davetin kapsamı meselesini, Şirin Tekeli’ye cevaben ele alan bir yazıda, “feminist politika” yerine “feminist hareketliliği” kavramının tercih edilebileceği; “bütünlüklü bir feminist politika” fikrinin iç-dış ayrımı yaratabileceği; “tanımsız veya münferit yaklaşımlar”ın eksik politikalar, stratejiler olmadığı vurgulanarak “Feminist hareketlilik içinde bulunan her kadın ve grubun teorik olarak belli bir feminist politikayı ve buna karşılık düşen stratejileri savunması hiç de zorunlu değil” denmişti (Beyza, S. 7-8).

Altıncı sayıda yine bir mekan sıkıntısı baş göstermiş, taşınma konusu gündeme gelmişti; daha geniş bir kadın kahvesi fikri de ortaya atıldı. İstanbul’daki, “438. maddeye hayır” protestosunu aktaran ve değerlendiren bir yazı bu sayıda yer aldı. “Hayır”lı karton yazılırken Stella’nın “Sadece bunu yazmanın alemi yok, ‘Hepimiz fahişeyiz’ diyelim” önerisi getirdiğini de yine bu sayıdan öğreniyoruz. Eylem alanındaki (bugün de aşina olduğumuz) tartışmalar da (örgüt “imzalı” ve imzasız ortak dövizler, sloganlar ile alana gelme, eylem görevlilerini ayırt edecek pazubendin kırmızı mı mor renk mi olacağı konusunda “beyaz” renkle neticelenen tartışma) aktarılıyordu:

8 Mart’ta yalnız feministlerle mi yürümek isterdim? Yo hayır böyle değil, ben bugün kadınlar birlikte yürüyelim istiyorum, kadınlar da şu yada, bu yada, o diyebiliriz kendimize. Rahatsız eden bu değil; 8 Mart’ı kutlamak için değil, ‘feministler ve solcular birarada yürüyebilsin’e vesile olarak yürüdüğümüzü hissetmek rahatsızlık veriyor. Birarada olmak adına kendimiz olmaktan taviz verip başkalarını da kendileri olmaktan taviz vermeye zorluyoruz sanki. Pazubentin rengi gibi komik birşey çıkıyor ortaya.

Yürüyüş başladıktan sonra:

‘438. maddeye hayır’ yazan kocaman bir pankartı üstüne geçirmiş birini görüp yanına koşturuyoruz. Elbise gibi giyilmiş pankartın önünde de ‘Adalet önünde herkes eşit değildir. Bknz. 438. Madde’ yazıyor. Pankartı taşıyan bir lubinya. Kartonumu kapıp ‘bak böyle demek de var’ diyorum ona. Evet şimdi kartonu taşımak hoş olacak. Neşe de ben de kartonları açıp onun yanında yürümeye başlıyoruz (Beyza, S. 2-4).

Yazının devamında “kürsü” konuşmalarının “resmi ve törensi” hâli eleştiri konusuydu. Bağımsız kadınların bir çeşit dışarlıklı kaldığı, misafir muamelesi gördüğü, sosyalistler-feministler arası ortak yürüyüş kuralları adına sık sık müdahale edilerek yönlendirildikleri değerlendirmeleri yapıldı (Beyza, S. 2-6).

Annelik rolleri, rekabetçi, dayanışmacı anne-kız ilişkileri vb. konular gündemdeyken gelen Anneler Günü’nde; Çankaya, Seymenler Parkı’nda bir eylem yapma kararı alındı. Yedinci sayıda hem bu eylem hem de annelik meseleleri ele alındı. “Ayaklarımın altında cenneti değil dünyayı istiyorum” sloganıyla bir pankart dikildi. Parktaki kadınlara dağıtmak için üretilen rozetlere slogan bulmaya uğraşırken hiç tartışmadıkları konuların da açığa çıktığını fark ettiler (Mesiha, S. 1-2). “Önce insanım sonra anne”, “Annelik meslek değildir”, “Anneyim, ama hâlâ birisiyim” vb. sloganları tartışarak ne ifade ettiği pek net bulunmasa da kadının da bir kişi olduğu, annelik rolü dışında pek çok yanı, yönü olduğu vurgusunu severek sonuncu sloganı kullanmaya karar verdiler (Arife, S. 3).

Sekizinci sayıda 19-20 Mayıs Birinci Kadın Kurultayı’nda yaşanan çatışmalar, kurultayı eleştiren yazılar yer alıyor; ayrıca Perşembe Grubu’nun kurultayda paylaştığı bildirinin tam metni de yayınlanıyordu:

Farklı varoluşlarımızı neden bu kadar önemsiyoruz? Çünkü kadın olmak genellenebilir bir hal değil. Her farklı durumun söze dökülmesi gerekir. Her farklı durum ve sözün bize öğretecekleri var. Dolayısıyla genelde kadının sözcülüğü diye bir konum olamaz. . . Kadınlığımızı, cinselliğimizi, kimliğimizi nasıl yaşayacağımızı bize öğretiyorlar. Bu bizim üzerimizde bir iktidar, çıkarlarımızı gözardı eden bir baskı politikasıdır. Biz bu iktidara karşı çıkarken, tüm varolduğumuz alanlarda kendimiz olmak, cinselliğimizi, kimliğimizi, kendimizi keşfetmek istiyoruz. Biz başka bir dünya yaratmak istiyoruz (Perşembe Grubu S. 2).

Dokuzuncu sayı “ÖZEL SAYI” notuyla dört sayfa (iki yazı); siyah eylemler, açlık grevleri ve bu tartışmaların grup içinde nasıl yürütüldüğüne ilişkin iki yazı ile çıktı. Bu eylemlerin feminist politika alanına girip girmeyeceğini tartışan ilk yazı “Ağustos bunalımına dair” başlığını ve “Grubun bunalımı mı, yoksa bir kaç kadının mı yoksa yalnızca benim mi, bilmiyorum” alt başlığını taşıyordu:

Bence şiddete karşı bir söylem (tabii eylem) oluşturulması – bunu paylaşanlarla dayanışılması, ilk sırada yer alır. (Antimilitarist gösteriler düzenleyen kadınlar acaba barış hareketinin feminizmi asimilasyonuna mı hizmet ediyorlardı?) Devlet şiddetinin muhatabı yalnız hapishanelerdeki solcular değil, hepimiziz. Bize rağmen bu şiddetin sürdürülmesi, bizim de bu işin bir yerlerinde olmamız demektir. Bence feminizmin özgüllüğü ve radikalizminin kaynaklarından biri iktidar meselesini sorgulaması. Böylece toplumun örgütlenişinde, insanların bu örgütlenme içinde aldıkları rollerin ve kimliklerin oluşturulmasında nelerin etkili olduğunu düşünebilecek bir noktaya gelmemiz mümkün oluyor.

Tartışmaların iki net uca dönüşmesinin katılımı azaltmış, insanları sessizleştirmiş olabileceğinin payını vererek ve tartışmalara dahiliyetin düşmesini eleştirerek bitmekteydi yazı (Aksu, S. 1-2). İkinci yazı ise tartışmalardaki kişisel farklar, öfke, açıklığın gruba yayılmadığında bir tür sahneye dönüşmesi, feminizmin hayatın karmaşıklığı içinde bir tür geri dönüşlü sınama, sağlama yapma ve dönüşme pratiği iken grup içi tartışmalardaki anlaşılamamazlığın yarattığı hayal kırıklığı ele alınmaktaydı (Onur, S. 3-4).

Onuncu sayıda, sarkıntılık konusu gündemdeydi. Halihazırda örgütlenen kampanyaya dahiliyet konusunda geç kalma ve aceleye getirilme vb. eleştiriler yer alıyordu (Mesiha, S. 11). Bunların yanı sıra 10 maddelik bir “maço diye kime denir” listesi yayınlandı (Onur, S. 3). Sarkıntılık tehdidinin; nasıl, kadınları güçsüz ve himaye altına alınması gereken olarak etiketlemeye ve bu sayede kamusal alanda erkekler için daha çok iktidar alanı yaratmaya yarayan bir mekanizma olarak işlediğini anlatan bir panel konuşmasının tam metni de yayınlandı (Neslihan, S. 4-6). Sarkıntılığı bir tür şiddet olarak tanımlama ile şiddet olmaksızın baskılama, edilgenleştirme, kontrol etme yöntemi olarak değerlendiren farklı yaklaşımlar dile getirildi. Sokakta atılan laflardan bir sayfa kolaj yapıldı. “Tacizciden hesap soracak olsam ne yapmak isterdim”li bir liste; sarkıntılığa karşı hissedilen çaresizlik, kendini suçlama, donup kalma gibi tepkiler ve deneyimler sayının tamamını kuşatan konulardı. Pauline B. Bart, Patricia H. O’Brien’ın 1984 yılı Sign dergisinde yayınlanan tecavüze maruz kalan kadınlar hakkındaki araştırmalarının sonuç bölümü de yayınlandı:

Tecavüz edilen ve tecavüzü engelleyebilen kadınların stratejilerini karşılaştıran 4 amprik araştırma da benzer bulgulara varmıştır. Kadınlara, saldırganlara fiziksel olarak karşı koymalarını öneren bu bulguların kadınların tecavüzü geleneksel toplumsallaşma kalıplarına uygun yöntemlerle engelleyebileceğini öne süren resmi ideolojiye ters düşmesi rastlantısal değildir. Sonuçta tecavüz toplumdaki cinsiyetçiliğe ait bir paradigmadır ve erkeklerin kadınlara tecavüzü nasıl önleyecekleri konusunda verdikleri öğütlerin de bu paradigmanın dışına çıkmaması şaşırtıcı değildir (Sayı 10; S. 12).

On birinci sayıda; feminist olaylardan, kadınlarla ilgili gündelik haberlerden, tarihten önemli deneyimleri derleyen bir takvim yapma fikri hayata geçirildi (Mesiha ve Aynur, S.1-3). Farklı “feminizm(ler)imizi ve kadın politikası anlayış(lar)ımızı” konuşma çağrısının güzelliğine vurgu yapan; basit sarkıntılığın da bir şiddet olduğunu, etkileri üzerinden ele alan bir yazı yayınlandı (Aksu, Ayşenur, S. 4). Anne-bebek ilişkisinin karmaşıklığı, emzirme ve sütten kesme konulu deneyim yazısı (Lale, S. 6), şiirler ve yeni yıl dileklerini içeren bir kart ile sayı sonlanıyordu.

On bir aylık uzun bir aradan sonra Dergi’nin on ikinci sayısı 16 sayfalık bir hacimle çıktı. Bu sayıda, yaşananların tarihini yapmanın, yaşarken o anın, o tarihin diliyle, tüm taşıdığı duygular ve süreç bilgileriyle birlikte tarihselleştirmenin üzerine gidilmesi gereken kadınca bir yöntem olabileceğinin vurgulandığı bir yazı yer alıyordu:

Alışılmamış bir tarz, etkisiz geliyor, ama bence çok önemli. Çünkü bu tarzda yaşananlardan çıkarılmış ‘doğrular’, ‘sonuçlar’ süreç atlanarak tak tak (başka laf bulamadım) anlatılmıyor. İşte bu biçimde kadınlara özgü birşey var (Aynur, S. 1-2). (Bu yazının ikinci sayfasının kenarına iliştirilmiş not bulutunda, feminist mücadele ve Çatlak Zemin’den yol arkadaşımız Feride’nin doğum haberi de “gündeliğin içinden tarih”çiliğin önemine dair güzel bir sürpriz olarak bizi buldu.) Sayıda ayrıca tecavüzün kişiye yönelik olmasına rağmen cezalandırmanın aileye ve topluma zararı üzerinden ölçeklendirildiği ve 438. maddeyi tartışan (Melek, S. 3); kadınları iki saat daha az çalıştırmayı öneren yasa önergesinin ucuz, esnek, niteliksiz işlere kadınları hapsedeceğine dair uyarılar yapan (Ufuk, S. 4-5) yazılar yer aldı. Mor Çatı’nın yakında açılacağı haberi ise yine sayfa kenarına bir not olarak iliştirilmişti. 1970 sonrası İngiliz feminizmi tarihi ile ilgili Lynne Segal’in yazdığı Gelecek Kadın mı? (1990) kitabı okunarak başlatılan küçük okuma grubu deneyimi aktarıldı (Aysel, S. 6-7). Her gün alınan bir adet aspirinle kalp krizinin önüne geçilebileceğini ilan eden araştırmanın tamamı erkeklerden oluşan 22 bin hekimle yapılması üzerine; medikal deneylerin sadece erkekler üzerinde yapılmasının kadınlar için yarattığı korkunç sonuçları ve tıp alanındaki ayrımcılığı (o dönemde, ABD Ulusal Araştırma Kurumunda çalışan iki binden fazla araştırmacının yalnızca üç tanesi jinekoloji ve doğum uzmanı imiş) eleştiren bir yazı da yayınlandı (Mesiha, S. 8-9). Sarkıntılığı bir tür şiddet olarak değerlendiren argümana karşı, sarkıntılığın kadını edilginleştirerek kimlikleştirip ezilmesine yol açtığı için kabul edilemezliğini vurgulayarak; “sözümüzü söylerken şiddet öbür söylediklerimizi arkasına almamalı” diyen ve “şiddeti tüm tahakküm biçimlerini kapsayacak şekilde geniş kullanımı”nın kaba müdahaleler ve “güzellikle yaptırmak”lar arasındaki farkları muğlaklaştırmasına karşı uyanık olmak gerektiği uyarısı yapan; “bu dünyada nasıl iyi iyi, güzel güzel dize getirildiğimizin gözden kaçmasını hiç istemiyorum” diyen bir yazı yer aldı (Aynur, S. 9-10). Anayasa mahkemesi ilk kadın üyesi Firdevs Hanım’ın televizyonda “yasalarımız mükemmel” demesi üzerine; koca izni olmadan kadın çalışamaz, çocuğuyla yurt dışına çıkamaz, kürtaj yaptıramaz, bir evde bir erkekle evlenmeden yaşarsa zina ve fahişe addedilirken ve bir sürü daha insan hakkı çiğnenirken; yasaların bu hâliyle, kocasının keyfi izin vermeseydi; “Firdevs Hanım, koca izni olmaksızın nasıl anayasa mahkemesi üyesi olacaktı” sorusunu soran bir yazı sayıda yer buldu (Melek, S. 11). Metinlerinde “milli görüş”, “türban özgürlüğü” gibi kavramları öne süren Kadının Statüsü ve Sorunları Başkanlığına karşı mevcut eleştirileri aktaran ve feminist itirazda bulunan bir yazı da sayıda yer alıyordu:

Benim itirazım, bir kadın olarak tam da benim adıma devletin konuşmasına, benim adıma politika yapmasına ve sözüme el konmasına. Benim itirazım, bundan böyle benim, bir kadın olarak neyi nasıl istediğime ve nasıl yapacağıma karışılmasına, müdahale edilmesine (Mesiha, S. 12).

9 Nisan 1991’de son sayı, Körfez Savaşı gelişmesiyle sıkıştırılmış bir gündem içinden çıktı. 8 Mart’ta Yüksel’de bir şenlik organizasyonuna girişilmişti; karma örgütlerden kadın grupları ve feministlerin birlikte hazırladığı şenlikte yaşanan sorunlar, güzellikler vb. bu sayının ağırlığını oluşturuyordu.

* Sayı 1: 15 Eylül 1988 – 8 Sayfa; Sayı 2: 20 Eylül 1988 – 12 Sayfa; Sayı 3: 24 Kasım 1988 – 8 Sayfa; Sayı 4: 5 Ocak 1989 – 8 Sayfa ; Sayı 5: 2 Şubat 1989 – 12 Sayfa; Sayı 6: 3 Nisan 1989 – 12 Sayfa; Sayı 7: 28 Mayıs 1989 – 8 Sayfa; Sayı 8: 27 Temmuz 1989 – 8 Sayfa; Sayı 9 Özel Sayı: 4 Ekim 1989, 4 sayfa; Sayı 10: 23 Kasım 1989 – 12 Sayfa; Sayı 11: 28 Aralık 1989 – 8 Sayfa; Sayı 12: 1 Kasım 1990 – 16 Sayfa; Sayı 13: 9 Nisan 1991 – 20 Sayfa. Dergi kaynaklarına ulaşmama yardım eden Aynur Demirdirek, Ayşe Gülkızı, Feride Eralp, Filiz Karakuş ve Nükhet Sirman’a; kaynakları ayıklayıp dergiyi sayı sayı sınıflandıran Özgür Durmaz’a sonsuz teşekkürler.

** Aynı dönemde, Zaman gazetesinde, Kadın Sorunu başlığı altında, müslüman feministler argümanlarını temellendirmekte, “hanımlara mahsus vasıta” gibi kampanyalar yapmaktadır. Ankaralı müslüman feministler; aynı konuları Feminist (8 Mart 1987)’te “Hem Mümine Hem Feminist” (Sayı 4: Mart 1988, S. 17 – 19) ve Kaktüs (1 Mayıs 1988)’te “Kadın Sorunu İslamcıların Gündeminde” (Sayı 2: Temmuz 88; Sedef Öztürk, S. 38 – 43) başlıklı yazılarla tartışan dergilere cevap niyetine bu yazıyı kaleme almıştır.

Cevapla

Please enter your comment!
Lütfen adınızı yazın.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.